Şehir Dışında Okumak

Yazının başlığı şehir dışında okumak ama benim kastettiğim, bayağı dışı olacak. Çok dışı. Üzgünüm canlarım ama ailesine 2 saat mesafede oturanlar için geçerli olmayacak ne yazık ki yazdığım çoğu madde. Ben ailesine en az bir 5-6 saat uzaklıkta bir yere okumaya-çalışmaya gitmişlerin sesi olacağım bugün. Her istediğinde otobüse atlayıp gidemeyenlerin, günü birlik gitme imkanı olmayanların, gidiş geliş saatlerini hesaplayınca tatilin zaten 1 gününün gittiğini fark edenlerin sesi. Otobüse binecekse yastıklı kekli kurabiyeli otobüs kitinin ne olduğunu bilen, otobüs televizyonlarda izlemedik film bırakmamış, bayramlarda özel günlerde gitme isteğiyle yanıp tutuşurken neredeyse seferi ilan edilerek memleket özlemiyle bel rahatsızlıkları edinmişlerin; uçakla gidecekse de bilet fiyatlarından belini doğrultamayanların. Bel rahatsızlıkları sabit görüyorsunuz ki.

 

Şehir dışına üniversite okumaya gitmek çoğu lise öğrencisinin hayali. Başta İstanbul, İzmir, Ankara ve Eskişehir olmak üzere herkes 5 yıllık rüya hayatının hayalini kurar. Şehir dışı tercihlere yazılır, kazandığın andan itibaren yeni hayatının hayallerini kurarsın. Okulunun yurdu varsa yerleşir, yoksa da ilk sene alışma süreci olarak yurda çıkar ve belki sonra eve geçersin. Yabancı yurt arkadaşlarına veya ev arkadaşlarına o kadar alışabileceğin ve birlikte yaşayabileceğin aklının ucundan dahi geçmez başta. Üniversiteyi ilk kazandığında şehrin gezilecek yerlerine, güzel kampüs resimlerine bakar bakar heyecanlanırsın. Ailenin gururla karışık hüznü karşısında saklamaya çalıştığın heyecandan birkaç aya eser kalmayacağını bilmeden. Çünkü gittiğinde çoğu şey beklediğin gibi olmaz. Gerçeklerle yüzleşmen ne kadar çabuk olursa senin için o kadar iyi. İnsanlar doğup büyüdüğün yerdekilere benzemez, doğru düzgün komşun olmaz, uzun bir süre düzenli gideceğin bakkalın hangisi olacağına dahi karar veremezsin. Eski arkadaşların dışında yeni arkadaşlar edinmeyi bir süre reddeder, herkese göstereceğin yeni aşırı güler yüzünle kendinden soğursun.

Kişisel sorunların haricinde direk olarak hayatta kalmakla ilgili temel şeylerin dahi ne kadar zor olduğunu fark edersin. Bilmiyorsan yemek yapmayı öğrenir, 1 hafta temizlenmeyince evin ne kadar tozlandığına şaşırırsın. Bizim ev hiç tozlanmıyordu halbuki. Neden acaba biri mi temizliyordu ki mesela annen?? Sonra o zamana kadar nasıl ödendikleri ve ne kadar oldukları hakkında fikrinin olmadığı faturalarla tanışır, ödemeyi sık sık unutur, mum ışığında akşam yemeği yemeyi romantizm olarak görmeyi bırakırsın. Yemek yapmaya üşenip kimselere söyleyemeden iğrenç sağlıksız yemekler yer, evin kapısını da eve hızlıca girip tedirginlikle kilitlersin bir süre. Bulaşık yıkamayı kullanacağın bardak kalmayana kadar ertelemeye çalışır, tabağı asla bırakmak istemeyen kurumuş yemekleri ve girilemeyecek hale gelen mutfağı gördükten sonra ondan da vazgeçersin. Evde tuzun bitmesinden tutun,  alışverişlerin tutarına kadar her şeye şaşırırsın.

Hasta olduğunda kimseye sızlanamaz, kendi çayını kendin demler, sıcak su torbanı kendin yaparsın. O yüzden çok fazla hasta olmaya ve yerinden kalkmayacak hale gelmeye hakkın olmaz, öyle olursa iyileşmenin yolunun olmadığını bilirsin. Sabahların ‘’5 dakika daha!’’ diye sızlanacak kimsen de olmaz, uyursan yine kendin uyanacaksın. Ders çalışırken meyve soyanın, eve geldiğinde yemek yapanın olmaz. Hastanelerle, eczanelerle, bankalarla, devlet daireleriyle kendin uğraşırsın.Halbuki babacığın ne güzel hallederdi onları senin yerine. Canın sıkılır, normalde belki her gün dert yanmaya alışık olduğun ve bazen hönkürerek ağladığın uzaktaki anneciğini üzmek istemediğinden anlatamazsın, babana dert edecek diye kritik şeyleri söylemek için eve gitmeyi beklersin. Bunlar seni büyütür, hepten dert babası olmamak için küçük şeylere sızlanmamayı, bazı şeyleri görmezsen gelmeyi ve şikayet etmemeyi öğrenirsin. Çünkü kime şikayet edeceksin? İstersen öğrenme yani.

Tüm bu anlatacaklarımı tek bir sözle açıklamışlar biraz kamyon arkası olmakla birlikte: Ağlayacak kimsen olmadığında, hayat seni kocaman bir adama dönüştürür…

Gerçekten de öyle yapar.

Bir de bu konunun memlekete gelme yüzü vardır ki evlere şenlik deyiminin gerçek anlamı. Öncelikle siz şehir dışına gittikten 1 hafta sonra, yaşadığınız yerin ismi birden ‘’memleket’’e dönüşür. Uzun bir aradan sonra evinize gittiğinizde birçok şeyin değiştiğini, artık o evin bir üyesi olmadığınızı, çoğu eşyanın yerini bilmediğinizi, biraz misafir olduğunuzu fark ettiğiniz zaman hüzün kaplar içinizi. Galiba alışamam dediğim evime artık kendi evim diyorum, burası ailemin evi. Ama bu misafirliğin keyifli yanı da çoktur. Sonuçta tatile gidiyorsunuz, hafta içine dahi denk getirseniz okul yok bir kere. E gittiğiniz gün zaten ayrı merasimdir. Sevdiğiniz yemek siparişleri alınır, yöreye özgü ne varsa yapılır, pahalı meyveler çikolatalar alınır, pişiremeyeceğini düşündükleri yemekler yapılır, sofralar kurulur. Uzun yemek sohbetleri edilir. Gün aşırı telefonla konuşuyor olsan dahi anlatacak çok şeyin birikmiş olduğunu görürsün, herkesin değişen hayatlarını dinlersin. İlk birkaç gün sana daha toleranslı davranılır, yeniden gideceğini bildiklerinden hiçbir konuda kızmak ve kalbini kırmak istemezler. Gözlerinin içine bakar, üzerine titrer, küçük çocukmuşsun da sanki onlardan uzakta yalnız yaşamıyormuşsun gibi, yani eskisi gibi davranmaya çalışırlar. Sen onlardaki yakında yine gidecek hüznünü bilirsin, istediğin istemediğin ne varsa tamam dersin bazen. Akraba serzenişlerinden kaçmak için sonu gelmeyen ziyaretler yapman gereken zamanlar olur. Bir hoş geldim ziyareti, bir hoşçakalın ziyareti. Herkesi görmek ister ama bazen hiç gitmek istemezsin. Bazen orada geçireceğin 4 günün olur. Ailemle mi vakit geçirsem, arkadaşlarımı mı görsem, kardeşimle yalnız mı çıksam, evde oturup pineklesem mi, özlediğim şehrimi mi gezsem, akrabaları mı ziyaret etsem? Dönüş vakti geldi haydi güle güle demeye gittiğimde kafama gelen ‘’E yüzünü göremedik de neyse…’’ taşlarından mı kaçsam? Bir de o taşların en büyüğü ‘’Ne vardı da gittin İstanbullara? Bir gözümüz görüyor bir gözümüz görmüyor, burada okuyan üniversite okumuyor mu, İzmir’deki bir üniversiteye geç…’’

Mezun olmama 2 yıl kala dahi hiçbir zaman bitmeyeceğini bildiğim bu sözleri gülümseyerek dinliyor, şehir dışında okumaya özenen gençlere içi seni dışı beni yakar diyor, her deneyiminden öğrenmeye, yorulmaya, bazen güçlü kalıp bazen depresyona girmeye, tüm bunlarla büyümeye ve bir gün yeniden güzel ‘’memleketime’’ dönmeyi umarak annemi ağlatacağını ve ‘’gel annem ben sana yaparım deniz börülcesi’’ diyeceğini bildiğim yazımı burada sonlandırıyorum.

Neresi olduğu fark etmez, bir başkadır benim memleketim.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s