İstanbul’un Yarattığı Robotlardan Birisin

Tam şuan İstanbul’dan serzenişler konulu bir yazıyı okumaya başlamış bulunuyorsunuz. Sadece doğma büyüme bir İzmirli’nin ağzından dinlemek dışında, aslında doğma büyüme İstanbullu olmayan birinin ağzından dinlediğinizi düşünseniz daha doğru olur. Çünkü buranın durumunun vahimliğini uzaktan bakmadığınızda anlamıyorsunuz. Ben de ancak İstanbul’dan ailemin yanına döndüğüm zamanlarda anlıyorum aslında ne kadar mutsuz olduğumu. Şimdi size çok klişe bir şey söyleyeceğim ama sebebini açıklayarak. ‘’İstanbul’da insanlar çok mutsuz.’’ Ama neden? Neden bu kadar mutsuzlar, neden bu kadar kabalar, neden burası bir gülümsemeyi bir günaydını esirgeyen, yüzüne 2 saniyeden fazla baktığınızda ‘’Ne bakıyorsun?’’ şeklinde gıdı titretmeli kafa sallayışı yapan insanlarla dolu? Kıyaslama fırsatı olmayanlara göre daha şanslı biri olarak size biraz bahsedeyim bundan.

İzmir’e gittiğim ilk günler adapte olamayıp her şeyi garipsememle geçiyor. Uyuyup büyüdüğüm yatağımdan huzursuz ve oraya ait değilmişim hissiyle uyanıyorum ve saate stresle bakıyorum, bir yerlere yetişmem gerekiyordur kesin diye. Annemle babamın beni uyandırdığındaki neşesi ve mutluluğu bana garip bir rahatsızlık veriyor, düşük enerjimle onlara yetişemeyeceğimi düşünerek. Balkonda kahvaltı yaparken sokakta çocuklar oynuyor, insanlar balkondan balkona sohbet ediyor. 2 katlı evinin camından sarkan teyze gelen geçene hal hatır soruyor, buna bir yanındaki evin inşaatında ustaların komşu ikramıyla aldığı çayların çay kaşığı sesi karışıyor. Bunlardan rahatsız olmalıymışım gibi hissediyorum ama olamıyorum da bir garip durum. Sonra dışarı çıkıyorum, yolda karşılaştığım konu komşu selam veriyor, durdurup halimi hatırımı okulumu soruyor, köşede bakkal selam veriyor, önümde yürüyen adam çöpçü amcaya kolay gelsin diyor, o da sağ olasın iki gözüm diyor. Ve bu güzelliklere adapte olana kadar başta bir garipsiyorum önce her ne kadar böyle büyümüş olsam da.

Şimdi hikayenin kalanını İstanbul’da yapılmayan versiyonuyla anlatmak istiyorum. Ne apartmanda, ne mahallede kimse kimseyi tanımıyor. Birkaç şivesinden İstanbullu olmadığını tahmin ettiğim esnaf amca selam veriyor, onun dışında metroya aşırı (!) yakın evimden 10-15 dakika yürüdüğüm süre boyunca birkaç kişiden kesin omuz yiyorum, karşıdan karşıya geçerken sabırsız şoförlerin kornalarına kulağımı kapatıyorum, çekindiğim için giydiğim ve cinsiyetimi dahi zor belli eden kıyafetlerim içinde rahatsız olduğum insanların bakışlarını görmezden gelmeye çalışıyorum. Sonra bir de metro-metrobüs kaosu var, günün en zor saatleri başladı diyorum ki evet gerçek anlamda ‘’saatler’’. Birileri inmeden binmeye çalışarak fizik kurallarını alt etmeye çalışanlar mı ararsın, yaz-kış asla temizlenme ve esanslı bir ürün kullanma alışkanlığı olmayan amcalar teyzeler mi ararsın, metrobüsün tepesindeki hava boşluğunu kastederek söylendiğini varsaydığım boşluklara ilerleyelim bağırışları mı ararsın, her sabah istisnasız çıkan kavgalar mı, ben erkeğin yanına oturmamcılar mı, tutunamadığı için düşerek doğal seçilime uğrayanlar mı, fenalaşıp erkenden inenler mi… Yaşlının gence, gencin yaşlıya, erkeğin kadına kısacası insanın insana saygı duymadığı bir ortamda geçen 2 saatin ardından nasıl mutlu olabilir bu insanlar? Gençler tüm gün okuyor çalışıyor kitapları ağır diye oturmak istiyor, yaşlılar ben yaşlıyım diye oturmak istiyor. Ama metrobüsler normalde iddaa edilene göre 100, benim gördüğüm 300 kişi alıyor. İstanbul’un nüfusu 15 milyon. Bunu yarısı araba kullanıyor diyelim hadi. E nereye oturacaklar???

Bakın bizim oralarda bunu nasıl çözerler bilir misiniz? Yaşlılar gerçekten yorgunsa oturur, değilse siz oturun kızım ben bütün gün oturdum zaten der. Ya da oturan yaşlılar gençlerin çantalarını kitaplarını alır yol boyu kucağında tutar. Burada yaşlı bile olsan, hele ki birinin çantasını iste ver kızım tutayım diye; vallahi kafana yersin o çantayı hırsız tacizci diye.

Bu insanlar neden böyleler peki diye sormuştuk. Çünkü bu insanların büyük çoğunluğu gerçekten bu şehre ait değiller ve asla olmayacaklar. Yani kendileri veya aileleri, memleketlerinde geçinemeyip taşı toprağı altın diyerek ekmek parası aramaya gelmiş ta buralara. Gençler de ülkenin tek şehri gibi davranılan ve tek üniversite kurulan yerine, bir umut okuyup iş sahibi olmaya gelmiş. İmkanlar nüfus sebebiyle kısıtlı kalıyor, kimse okuduğu veya çalıştığı yere yakın oturamıyor. Bu sebeple sabahları ve akşamları İstanbul’un bir ucundan diğerine karşılıklı göç oluyor, insanlar sefere çıkar gibi evlerine dönüyorlar. Onca yorgunluğun üzerine ya 2 saat trafikte kalıyor ya da 1 buçuk saat ayakta gidiyorlar. Ki gün boyunca yukarıda bahsettiğim şeylere de maruz kaldıklarını da hesaba katın. Ve sonunda bir an önce evine gitme hayaliyle yanıp tutuşan, yorgunluktan ve çalışmaktan asla sosyal hayatları kalmamış, tahammül sınırları ve sabırları zorlanmaktan taşa dönüşmüş, sadece istediği evi arabayı taksitle alabilmek için para kazanmaya çalışan ve belki sevmediği işi yapan, kazandığı parayı harcamaya dahi vakti ve enerjisi olmayan, dolayısıyla da mutsuzlaşan asık suratlı robotik insanlara dönüşüyorlar. Şehirdeki kalabalık, kirlilik, gürültü, ağaçsızlık, nefes alacak alanın olmayışı, hafta sonu şöyle ticari olmayan bir sahilde özgürce oturabilme keyfinin olmaması, çok fazla kültürü içinde barındırsa da yönetimin baskıları veya yanlışlıklara verdiği cesaretle birbirinin hayatına müdahale etme hakkını kendinde rahatça bulan insanlar yüzünden, korka korka yürümek gezmek gülmek giyinmek… Bunların hepsi yavaş yavaş insanın ruhunu emiyor. Ve o yüzündeki gülümseme, içindeki neşe, hafta sonu gezme isteği, seni bir şeyleri değiştirebileceğine inandıran güç, insanlara olan saygın, güvenin ve iyimser bakış açın; hepsi yavaş yavaş kayboluyor.

İlk yılımda köyden indim şehre tadında dışarıdan gözlemleyerek şok olduğumu ve garipsediğimi hatırlıyorum. Kendime böyle birine dönüşmeyeceğime dair sözler vermiş ve çevremdeki insanlara buranın ve insanlarının ne kadar garip olduğundan bahsetmiştim. Ama İstanbul büyük bir girdap arkadaşlar. Girdabın en dışındayken etkilerini hissetmiyorsunuz ama gittikçe ortadaki hız sizi kendine çekiyor ve akımına kapılmaya zorluyor. Ne tersine yüzebilir, ne başka bir yere gidebilirsiniz. Yavaş yavaş merkezine doğru sürüklenir, akıma kapılır ve sonunda yutulursunuz. İstanbul’a gelip bu duruma adapte olmakta direnirseniz, doğal seçilimle elenirsiniz ya da direnişlerinize her seferinde aldığınız ters tepkilerle psikolojinizi kökten bozarsınız.

Böyle konuştuğuma bakmayın yalnız ben İstanbul’a hayrandım. Benim için rüya şehirdi, geldiğim ilk sene de garipsemelerle birlikte hayranlığım devam etti hatta. 1 yıl boyunca her yerini gezmeye, keşfetmeye çalıştığım şehrin büyüsüne gitgide kapıldım, çirkinliklerini görmezden geldim, tarihine, dokusuna, enerjisine, imkanlarına, sokaklarına, metropollüğüne de hayran oldum. Ne zaman ki gezecek görecek yerler bitti, hatta ne zaman ki o gezecek yerleri birileri yavaş yavaş bitirdi, ne zaman ki gerçek hayatla yüzleşmem başladı ve o yollarda insanlara karşı direnmede kullanacak enerjim tükendi, dedim ki ben nereye düştüm böyle? Gördüğüm kadarıyla her yeni yönetim, her yeni yanlış karar, en büyük bıçak darbesini İstanbul’a atmış ve İstanbul artık yaralarını saramaz olmuş, çokça kan kaybediyor. Bu; filmlerdeki güzelliğine kapılıp tanımadan aşık olduğu adamın yaşlandıkça çirkinleşip bir de kötü huylarının ve alışkanlıklarının ortaya çıktığını gören kadının hayatındaki katlanılmaz durumla birebir aynı. Halbuki sen onun dışını  değil içini sevseydin çirkin gelir miydi hiç gözüne?

Şu herkesin bahsettiği rüyalar şehri, taşı toprağı altın İstanbul’un turistik birkaç yeri, İzmir’e benzeyen Moda’sı ve Galata Kulesi dışında çekilir bir yanı yok bana göre biraz tanıdıktan sonra. Sizin o bahsettiğiniz, 2 yakayı birleştiren, dünya’nın en güzel şehirlerinden biri dediğiniz İstanbul, dünyanın en güzel şehri olabilmek için artık fazla mutsuz, fazla geri kafalı, fazla katı, fazla acımasız, fazla robotik ve fazla kirli. Fikir edinmek isteyenler için aşağıya bir güzel şehir görseli bırakırım. Benim akıbetimi sorarsanız, diğer robotlar ve mutsuzluk bağımlıları gibi ben de bu enerjinin içinde sürüklenen, okulunu bitirdikten sonra kariyer yapacak başka şehir olmadığı için okuduğumuz boşa gitmesin bari diyerek kariyerini de İstanbul’da yapacak olan, bir gün doğup büyüdüğü yere geri dönebilmenin hayalini kuran, istediğini giyemeyen ve söyleyemeyen, o metro ve metrobüste gördüğünüz asık suratlı ama içinde umutları olan, hafta sonu internete hevesle ‘’İstanbul’da gidilecek güzel yerler’’ yazan, her an tetikte, her an korkak, güvensiz, paranoyak, her şeyden şüphe duyan, herkese potansiyel suçlu gözüyle bakan, selam vermeye dahi çekinen, 15 milyonluk kargaşadaki bir üniversite öğrencisi ve İstanbul’un yarattığı canavarlardan biriyim. Ama seninle gönül ilişkim yok İstanbul. Diğerleri gibi ben de biraz uğrayıp alacağımı alıp gideceğim senden. Çünkü daha gezecek yerlerim, görecek günlerim, tutacak sözlerim var bu hayatta… Çok gencim ömrümü seninle tüketmek için. Seninle olmaz, beni affet, hoşça kal.

Reklamlar

3 Comments

  1. İstanbul’un bir suçu yok. Güzel İstanbul’umuzu size yedirtmeyiz…
    Derdim ama haklısınız ancak dediğim gibi İstanbul suçsuz. Suç biz insanlarda… Parayla, diplomayla, statü ile bir yerlere gelenlerin suçu. Hepsinin boş olduğunu anlayan bir azınlık var ama milyonluk bu şehirde etkisiz kalıyoruz. Şehirin aldığı göç, şehrin kişiliğini tabiki etkileyecek. Son yapılan araştırmalara göre İstanbul’a göç sayısı azalmış, İstanbul’dan göç sayısı yükselmiş ve bu göçün çoğunluğu İzmir’e yapılmaktaymış. Şimdi İzmir düşünsün 🙂

    Liked by 1 kişi

  2. Bundan daha güzel anlatılmazdı emin olabilirsiniz.Parmak bastığınız noktalar o kadar doğru ve hakikatli ki,benim şahsen görmüş olduğum tüm yanlışlıklar ve tüm olumsuzluklar bu anlamlı yazınız da toplanmış.Fazlasıyla haklısınız.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.